Mis Kokulu Osmanlı

Osmanlı denince akla neler gelir? Dünyaya hükmetmiş, görkemli bir devlet? Görkemli saraylar ve cariyeler? Bu soruları fazlalaştırabiliriz, benim aklıma gelen ise kokuları alfabe gibi kullanan bir devlet!

Her alanda kokunun gücünü kullanan bir devlet düşünün; onayı ve onaylamamayı kokularla anlatabilmek. Çok naifçe bir davranış değil de nedir?

En çok sevdiğim ve keşke günümüzde de bu kadar önemsense dediğim; notalarını en çok merak ettiğim ‘Asr-ı Saadet’ kokusudur. Bu koku 17.yy ‘a aittir.

Bu kokunun içinde bulunanların; uhud, amber, misk, sedir, sandal, gül yağı ve gül sularının olduğu söylenir.

Peki bu Asr-ı Saadet kokusu ne için kullanılır ve neden yapılır? Hemen açıklıyım sizlere; bu kokuyu yapmak için toplanan malzemeler ile ramazanın 15. gününde koku yapımı başlar. Bu işlem tam 8 gün sürer, kadir gecesi padişahın namazını kıldığı camide huzura çıkarılır. Padişahın onayı alınır.

Onaydan geçen koku Topkapı Sarayı’na götürülür. Oradaki Mukaddes Emanetler Bölümü’nün kapısında işlemler başlar. İlk olarak bu bölümün kapısına 20 gr gül yağı sürülür ve kapı silinir. Has odaya geçilir; Sakal-ı Şerif, Hırka-ı Şerif, Ayak İzi’nin bulunduğu oda, duvarlar ve dolaplar 12 adet oruçlu ve abdestli kişiler tarafından Asr-ı Saadet kokusuyla temizlenip silinir. Eğer bu kokudan kaldı ise sarayın harem duvarları silinir, buradan da artarsa dönemin alemlerine şişelenip takdim edilir.

Neden, Osmanlı’da böyle bir gelenek vardır? Çünkü Hz. Muhammed’in sünnetidir koku ikramı, gülün kullanılması ve yaygınlığı ise peygamber efendimizin gül koktuğuna inanılmasından gelir. Aynı zamanda has odanın bakımı padişaha aittir.

Osmanlı da koku ritüelleri bunlarla sınırlı değildi elbette.  Hayatın ve sarayın içinde her alanda kokularla karşılanır, kokularla uğurlanırdınız.

Bayramlarda kokular dağıtılır, devlet erkanlarına özel kokular yapılır, divan toplantılarında ayrı kokular sürülür. Elçilerin huzura kabul edilmesi bile kokularla gerçekleşir. Koku deyip geçmeyelim; bir elçi huzura kabul ediliyor ise avuç içlerine gül suyu dökülürmüş; elçi girebileceğini, kabul edildiğini buradan anlarmış.

Hırka-ı Şerif Alayı’nda size billur şişeler içinde buhur suyu ikram edilir ise davet edildiğinizi anlarmışsınız. Hırka-ı Şerifi görmeye hak kazandınız demekmiş. Divana çıkarken sadece veziri azam ve sadrazam odlu amber kokusundan sürermiş.

Eğer bir eve kız istemeye gidiyorsanız mevsimi ise zambak çiçeği, mevsimi değil ise billur şişelerde zambak kokusu götürmeliymişsiniz. Kız evi size gül şerbetini karanfilli veriyor ise rızamız var, sadece gül şerbeti veriyor ise rızamız yok demektir. Gelin hamamına gittiğinizde erguvan kokulu genç kızlara rastlarsanız evlilik çağında olduğunuz anlarsınız, gül kokuluya rastlarsanız gelin olduğunu anlarmışsınız. Gelinlerin çeyizleri gönderilirken gül yasemin kokuları sürülüp gönderilirmiş.

Anlayacağınız Osmanlı’da kokunun yeri ve önemi çok büyükmüş. Öyle ki sofraları, mektupları, kaftanları, fermanları, mendilleri, yelpazelerinde kokusuz hiçbir şey yokmuş. Kokunun gücünü sonuna kadar kullanan bir imparatorlukla karşı karşıyayız.

Kokunun sağlık ve huzuru getirdiğine inanıldığından şifahanelerde akıl hastaları üzerinde koku ile tedaviler uygulanırmış. Yemeklerinde miskli, çiçek sulu yemek ve şerbetler yaptırılıp; kokulu mürekkepler kullanılırmış.

Helvahanelerde tutulan kayıtlarda kokulardan yapılan ilaçlar bulunmaktaymış. Saray içinde, şifahanelerde, camilerde kullanılan kokular, buhur suları ve sabun tarifleri helvahanelerin tuttuğu defterlerde bulunurmuş. 14 padişah dönemi boyunca tutulan ve yenileri eklenen bu tarifleri I.Abdülhamid dönemine dek tutulmaya devam etmiş.

Osmanlı’da kokunun bu kadar öneminin olması peygamber efendimizden kaynaklanır. Onun kokulara önem verdiğini düşündükleri için Kur’anı Kerim’i kopyalarken misk ve amberle harmanlanmış mürekkep kullanırlarmış.

19.yy’a kadar sadece esansla kokulanan Osmanlı, Avrupa’dan ithal edilen ürünleri inceleyerek alkolle tanışmıştır.  Osmanlı saç ve sakallarında da kullandığı için kokuları, losyon ve kolonyalar ilgisini çekmiştir. Avrupa’dan ithal ettiği kolonyaları ayrıştırarak içine sevdikleri esansı katıp şuan ki kolonyalarımızın temelini atmıştır.

Reçine özünün kolonyayla birleştiğinde nemlendirme özelliği verdiğini belki de Osmanlı’dan öğrenmiştir Fiolas. Kim bilir?

 

Teşekkürler